Tunç Müstecaplıoğlu

PORTAKALI SOYDUM PİYANOMA KOYDUM..

PORTAKALI SOYDUM PİYANOMA KOYDUM..
Altın Portakal Film Festivali rüzgar gibi geçti.
Ünlü sanatçılar, Antalya’ya kuyruklu yıldız gibi gelip gittiler.
Açılış gecesine katıldım.
Aklımda, Candan Erçetin’in buğulu sesi ve geç gelip, erken giden Hülya Avşar ve onu bıkıp usanmadan fotoğraflayan gazeteciler kaldı.
Sahnedeki sanatçıya böylesi bir saygısızlık bu güzel sanatçıya yakışmadı.
Sonra Hillside partileri geldi ardından.
Elini sallasan bir sanatçıya çarpanlarından hani.
O güzelim partilerin ardından akıllarda her ne hikmetse en çok Tamer Karadağlı’nın çok tartışılan kibarlığı kaldı.
Arkadaşının karısının elini mi tutmuş, ısınsın diye ceketini mi vermiş nedir.
Yine seçilen seçilemeyen filmler konuşuldu.
Fransızların beğendiği filmi bizimkiler beğenmedi falan filan.
Ben geçen senenin galibi Yumurta adlı filmi daha yeni seyrettim.
Hatırı sayılır bir eziyetti.
Her türlü filmi olumlu önyargı ile izlememe rağmen Yumurta’yı sevemedim.
Belki sucuklu olsaydı çekilebilirdi.
Altın Portakal’ın altı milyon Euro’ya malolduğu kulağıma geldi.
Acaba harcanan paranın karşılığı alındı mı?
Kimbilir?
Antalyalı’dan kopuk bir elitist etkinlik diye eleştiriliyor en çok.
Hillside Su ile yanıbaşındaki Cam Piramit arasında geçiyor olay ve şehrin yaşayanları dışında kalıyor gibi bir yaklaşım var çarkın dışında kalanlarda.
Hillside, bu güzel etkinliklere gerçekten de mükemmel ev sahipliği yapıyor.
PİANO PİANO ANTALYA
Aslında piano italyancada yavaş anlamına da gelse, Antalya yoluna hızla devam ediyor.
Sonra sıra Piyano Festivali’ne geldi.
Menderes Türel’in, bu konserde Fazıl Say’dan daha fazla ilgi gördüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.
Beyaz uzun ceketi ve gülümsemesi ile oturdu piyanonun başına.
“daha dün annemizin kollarında coşarken”i mi çalacak diye düşünürken Bach’dan bir konçerto çalmasın mı..
Hem de ezberden.
Dünyada bu özgüveni gösteren siyasi pek azdır sanırım.
Radikal AKP üst kademe yöneticileri, bu batı türü gösterileri severler mi pek emin değilim ama Antalyalılar pek sevdi.
Başkan, Fazıl Say kadar alkış aldı diyebilirim.
Sonra kadife uzun ceketi ile Fazıl bey sahne aldı.
Ben ilk defa izledim kendisini.
Başka bir alemde imiş gibi çalıyor.
Trans halinde olmak böyle bir şey olsa gerek.
Kendi besteleri ile uçurdu sanatseverleri.
Mozart (1756-1791), Bach (1685-1750), Çaykovski (1840-1893) de yaşadıkları yıllarda popülerdiler.
Ya da kısaca Pop sanatçıydılar.
Kimin klasik olup kimin unutulacağına zaman rüzgarları karar veriyor.
Aradan yüzyıl geçtikten sonra da dinlenenlerine klasikleşmiş sanatçı deniyor.
Fazıl Say ve besteleri de bence yüzyıllar sonra da dinlenecek.
Anadolu’nun Mozart’ı Say, Antalya Piyano Festivali’nin sanat yönetmeniydi.
2010 yılı programı gün gün anlatıldı izleyicilere.
Bir yıl sonrasını programlamak bizim genlerimize terstir.
Antalya her ay en az bir üst düzey organizasyona aşeriyor aslında.
Devamının geleceğini görüyorum şimdiden.
Ter dökenlerin emeklerini kutlarım..
Tunç Müstecaplıoğlu
10.11.2008

DANS EDER MİSİNİZ ?

Ben pek beceremiyorum da.
 
Nights in white satin gibi romantik şarkılar ile sevgiliye sarılarak yalandan kımıldanmaları kastetmiyorum.
 
Onu şiş bacağı ile babam da yapıyor.
 
Şöyle, delikanlı gibi salon danslarıyla partnerinizi uçurmayı kastediyorum.
 
Tango, vals, rock and roll, mambo, rumba, çaça falan yani.
 
Yere basılı duran ayakkabının uçlarını, sağa sola sallayarak yapılan Twist ne de kolaydı.
 
Gel gör ki Twist çalabilen orkestra elemanları çoktan emekli oldular.
 
Break dans bile demode artık.
 
Hani şu dans edenin yerde ters dönmüş hamam böceği gibi debelendiği dans.
 
Güncel Latin dansları çok moda şu aralar.
 
Salsa, Samba, Merengue, Capoera, HipHop..
 
Alanya’da uluslararası bir Plaj Futbolu turnuvasının kapanış gecesinde, Brezilyalı sambacı kızlar gösterilerinin sonlarına doğru seyircileri de piste çekmişlerdi.
 
Kurbanlarının arasında ben de vardım.
 
Taa kalkıp Rio’dan bize gelmiş kızları kırmak bize yakışmazdı.
 
Hanımların terli bellerine tutunarak, masaların arasında bir-iki tur sağa sola sallanmıştık.
 
Oturduğumda, bana bir sambacı havası gelmişti gereksizce.
 
Masa arkadaşım, o dönemin Alanya Kaymakamı Cengiz Gökçe bey havamı hemen kaçırıvermişti.
 
Tunç bey, ben seni oturana kadar tanıyamadım vallahi. Ponpon kızların arasındaki bu Ponpon adam da kim diye düşünmüştüm kendi kendime.
 
Dalyan gibi samba dansçıları ile Ponpon kızları birbirine karıştıran benden beterleri de vardı anlayacağınız.
 
Bachata’dan (baçata diye okunuyor) bahsetmeden geçemeyeceğim.
 
Sosyal Latin danslarından olan Bachata, aynı Merengue gibi Salsa’nın genç akrabalarından sayılıyor.
 
Gecenin ilerleyen saatlerinde ayakta sevişme kıvamında olabiliyor.
 
Tam RTÜK’lük bir durum yani.
 
Gerçi RTÜK başkanının haltları, yakında ancak geç saatlerde kırmızı nokta ile gösterilecek, ama konumuz bu değil şimdi.
 
Tevazuyu bırakıp dans şampiyonluğumu anlatma mevzuuma geliyorum artık.
 
Sene 1972, yer Silivri’de bir devlet kampı.
 
Partnerim, benden biraz daha az kütük Ankaralı Berrin.
 
On kadar çiftin katıldığı yarışmada, farklı türlerden bir şeyler çalınıyor.
 
Biz de her farklı türde, ama aynı şekilde bolca sallanıyoruz.
 
Bilsek yapacağız, ama yeteneklerimiz bir hayli sınırlı.
 
Yarışmanın ilk üçü neredeyse belli gibi.
 
İçlerinde yarı profesyonel dansçılar da var.
 
Bizim sonuncu olmamamız sürprizden sayılacak..
 
Sonuçlar açıklandı, aaa bizi birinci seçmişler.
 
Anam, babam bile itiraz edecek gibi oldular.
 
İnsan ilişkilerim fena sayılmazdı o yıllarda.
 
Toprak Mahsülleri’nden emekli Hamit amcanın gazetesini almışım sabahtan, Jülide teyzenin kapısını süpürüp çamaşırlarını toplamışım, Halil abinin oğluna bisiklete binmeyi öğretmişim, takımda hiç oynamaması gereken İsmet abinin kızını voleybol takımına almışım, vb…
 
Bu iyilik yaptıklarımın tümü de tesadüfen jüri üyeleri değil miymiş meğerse.
 
Hak edilmiş şampiyonluğumuzun altında buzağı falan aranmasın lütfen.
 
Bu mikro ölçeği büyütün, büyütün, büyütün.
 
Olimpiyatlar da, tüm gerekli alt ve üst yapılar hazırlandıktan sonra benzer bir çalışmayla hak ediliyor zaten.
 
İşte ben o gün, yani tam da zirvedeyken bıraktım dans etmeyi.
 
Ah bir de düğün dernek dansları vardır ki onların da seyrine doyum olmaz.
 
Gece, orkestranın çaldığı Johann Strauss valsleri ile başlar.
 
Sanırsınız Viyana sosyetesinden bir çift everiliyor.
 
Kısa bir süre, yani beşinci şarkıdan sonra falan, klavyecinin içine bir şeytan girer ve valsten ani bir U dönüşü ile Osman Aga’ya geçilir.
 
Pistte dans edenlerin sayısı hemen artar.
 
Bunların çoğu ağzında sigaraları ile erkek misafirlerdir.
 
Zorla, en dans etmeyeceğine inanılan adamlar bile ite kaka sahneye iteklenir.
 
İteklenerek dansa kaldırılan adamı smokinle havuza atsalar daha az kızacaktır o anda.
 
Onlar da, yandaş bulmak için imdat istercesine el işaretleri ile oturan azınlığı teşvik ederler.
 
Olur sana tipik bir Türk düğünü.
 
Geleneksel halay bile çekilirken uyumsuzluktan ayaklar ezilir bolca.
 
Hele bir de oryantal çalmaya görsün.
 
Ortada neredeyse hiç dişi mahlukat kalmaz.
 
Dansözün önünü kapatıp, ille de kendisini seyrettirmeye çalışan yüz yirmi kiloluk adamlar seyretmişliğim oldu.
 
Erotik kıvırtmalarla az gülen adamlar danslarına başlarlar.
 
Dansa en zor kalkanlar, genelde oturmaya da en zor ikna edilenler olur.
 
Az önce, kurbanlık koç gibi sahneye dans etmek üzere sürüklenen şahıs artık o değildir.
 
İçindeki dans Tanrısı uyanmıştır bir kere.
 
Yayları fırlamış tükenmez kalem gibi, her bir yeri bir diğerinden bağımsız olarak kıvranır pistte.
 
‘Abi pasta kesilecek, gel dinlen biraz’ falan hikaye gelir artık.
 
Biz buraya oturmaya mı geldik lan, yiğenimin bu mutlu gününde ben oynamicam da kim oynicak.
 
Terli alınlara yapıştırılan paralar, ortalarda koşuşan bebeler.
 
Bir başkadır benim memleketim.
 
Bir düğüne gidesim geldi nedense..

HAYDİ BİRAZ DAHA FUTBOL..

Bundan bir önce yazdıklarımı beğenenlerin yanısıra Fatih Terim’e fazlasıyla övgüler düzdüğümü düşünen arkadaşlarım da vardı.
Düşüncelerimi  biraz daha açmam gerekiyor.
Evet, Adanalı Corleone'nin iletişim sorunları olduğu apaçık.
Yanlış zamanda, yanlış mimiklerle, yanlış şeyler söylüyor.
Hem de sık sık.
Takım kötü giderken şeker bir suratı olabiliyor.
Hoşgörü bekleyen, baba bir ifade.
Buna, kuyruğu sıkıştırmanın sosyal bir yansıması da diyebiliriz.
Başarı geldikçe, dil, mimik, vücut dili ne varsa keskinleşebiliyor.
Tıpkı, Iskoçyalı (Highlander) filmindeki Christophe Lambert gibi.
Kılıcı ile adam öldürdükçe kılıcın enerjisi artıyordu ya hani.
Karakter zaafiyeti de diyebiliriz buna.
Ancak bu adamın, entellektüel üyelerden oluşan bir opera ve bale sevenler derneğini yönetmediğini de unutmamamız lazım.
Yönettiği kitle, Servet gibi Hun suratlı sert abiler, hesap vereceği makam sıkma baş karılı federasyon başkanları, onu değerlendirecek basın da Erman Zebse.
Kenarda ölçülü çıldırması beni pek rahatsız etmiyor aslında.
Hakemleri baskı altına alabilmek de bir sanat adeta.
Basketbol ve voleybol gibi mola alıp yönlendirilemeyen oyunculara sesini duyurabilmek zor bir iş olsa gerek.
Takımı biz yönetsek, bizi de 8 kamera ile kaydetseler, hatırı sayılır komik görüntülerimiz çıkardı ortaya.
Eskiden arenaya gladyatör ve vahşi hayvanları atarlarmış, şimdi bunların yerini futbolcular almış adeta.
Olanaklar olmasına rağmen sahanın üzeri kapatılmıyor.
Onlar üşüyecek, kayacak, ıslanacak, terleyecek, canları acıyacak, bizler de parmaklarımızla öldür işareti yapacağız.
İşte böyle bir ortamda takım yönetmek, bunca güç odakları ile boğuşabilmek için özel bir dayanıklılık gerekir.
Bu güç FT'de var bence.
Kaybedince hesabı kimden soruyorsak, öyle ya da böyle kazanınca da ilk alkışı aynı insan hakeder diye düşünüyorum.
Gürer Aykal, Cem Mansur, gibi bir adam Türk takımın yönetemezdi ki.
Bir teknik direktörün skora katkısı % 20 ise bu adam tümünü yansıtıyor bu takıma.
İtalyan milli takımını yönetseydi bu sonuç çıkamazdı.
Bizim futbolcularımızı motive edebilecek, ürkütebilecek bir mimik, İtalyan futbolcusunu beş dakika güldürebilirdi.
Donadoni bizim haylazları yarı finale taşıyamazdı.
Fener'in, "beden eğitimi hocası bu ya, bundan hoca mı olur" diye yolladığı Hiddink de Rusya ile yarı finalde (yılda 7 m dolar kazanıyor)
yine Fener'in, bir ibneliğini bırakmadığı Joachim Löw de yarı finalde (yıllık geliri 4.2 m USD)
Yıllık geliri 14 m USD olan İngiltere teknik direktörü Fabio Capello, maçları diğer Britanya takımları ve bizim gibi evinde çekirdek çitleyerek seyrediyor.
Bizim ter bombası Adanalı ise hala EM'de görevli.
Bizim kendimiz beğenmeme gibi bir huyumuz vardır nedense.
Bir kadına, "ne kadar güzelsin bu akşam" dediğinde, sana beş dakika saçının iyi yapılamadığını, sivilcesini falan anlatıp aslında pek de güzel olmadığına seni ikna etmek için uğraşır.
"yahu şu Antalya ne güzel bir yer böyle" derler.
Biz bir saat yapılan hataları anlatırız.
Başarının, övgünün tadını çıkaramayız bir türlü.
Bize layık değildir çünkü.
GS’de 14 yıl boyunca şampiyonluk görememiş, elin şalgam suratlı uğursuzu nasıl olur da bunca başarılara imza atar?
Tarkan ve GS dışında hala ülkemizin dünya genelinde bir tanınırlığı yok ne yazık ki.
EM 2008 ardından herkes bu takımı konuşacak.
"yenilmez yürekler, geri dönüşün kralları" diye anılıyorlar daha şimdiden.
3.5 milyon okurlu Bild gazetesine Türkçe kutlama manşetleri attırdı bu adam ve takımı.
Futbolda kazanınca ülkede herşey yoluna girmiyor haliyle.
1954'de dünya şampiyonu olan Federal Almanya’nın devlet başkanı Dr. Adenauer, şampiyonlar onuruna bir davet vermiş.
Davette futbolcuların tavırlarını şımarıkça bulan Adenauer, Fritz Walter ve arkadaşlarını hatırladığım kadarı ile şöyle uyarmış: 
"beyler şampiyonluğunuz kutlu olsun, ancak ortada pek de abartılacak bir durum olmasa gerek. insanlık için bir icat mı gerçekleştirdiniz, bir hastalık için bir aşı mı buldunuz, alt tarafı top oynuyorsunuz."
Ama sevip kıskananımız artıyor.
Merak edip gelen turistlerimiz de artacak
Sevelim sevmeyelim, takımın başındaki adama, ekibine teşekkür borcumuz var..

CAN DÜNDAR MİLLİ TAKIM TEKNİK DİREKTÖRÜ OLSUN..

O olmazsa Tarkan, Erol Evgin ya da Erovizyon ustası Bülent Özveren de olabilir.
Biz millet olarak sıkıldık bu tikli milliyetçi Adanalıdan artık.
Versace de giyse kebap kokuyor adam.
Hem kapısını saygıyla çaldığımız Avrupa’ya karşı ayıp oluyor.
Fransa’nın, Yunanistan’ın, İsviçre’nin, Çek’in elendiği, Britanya’dan kimsenin şampiyonaya bile gelemediği turnuvada senin işin ne?
Üç dakikadır orta hakemi uyarıp da sakatlanan Emre’nin yerine, maça başı sarılı çıkan Emre’den az sakat bir başka Emre’yi oyuna sokmadı diye, dördüncü hakemi tükürüğe boğmak şık mı oldu yani?
Yeniliver gitsin şu medeni Avrupalılara.
Hem söyler misin Fatih Terim, sana neden yılda bir buçuk milyon dolar maaş veriyorlar?
Senin yaptığını, yapacağını hepimiz biliyoruz zaten.
Hatta senden bile iyi biliyoruz.
Sen her gününü bu adamlarla geçirsen de, futboldan anlamayan Türk yok ki..
Sana verilen paralara yazık.
Milli servet resmen çarçur ediliyor.
Karışacağız işine bal gibi işte.
Kovulan teknik direktörler, hiç top oynamamış yazarlar, kabzımallar başta olmak üzere hepimize hesap vereceksin.
Hem de her hareketinle.
Milli takımı baskısız bir ortamda babam da idare ederdi.
Laf olsun diye söylemiyorum, babam da senin her değişikliğine mızıldananlardan.
“Hakan Şükür kadroda olsa fena mı olurdu, Lefter’den son on dakika yararlanılmalı, Turgay Şeren hala aslan gibi yakışıklı, Rüştü de sakatlanırsa neden oynamasın ki” gibi katkıları oluyor televizyon karşısında.
Adanalım, hepimiz bu işi en az senin kadar biliyoruz özetle.
Aynı tavla oyunu gibi.
Vasat oynayan bir Türk delikanlısı var mıdır şu oyunu?
Kemik hatalı gelirse, şansımız yaver gitmez ise yeniliriz sadece, onun dışında alayının koltuğunun altına sıkıştırırız tavlayı.
Can Dündar yönetsin diye boşuna üfürmedik herhalde.
Kasap dükkanlarının favori tablosu olan, gözünden bir damla yaş gelen çocuk görüntüsü ile, Avrupa kamuoyu üzerinde olumlu ve mazlum bir etki yaratabilirdi mesela.
Oyuncu seçimi  ve değişiklikleri de, Erovizyondaki gibi halk oylaması ile yapılabilir bence.
“Türkiye’nin çeşitli illerinden ve Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimizin oylarıyla oluşan milli takımımız sahaya şu onbir ile çıkıyor değerli izleyiciler”
Değişikliklere de ikinci yarıda yapılacak şok anketlerle karar verilebilirdi.
“Gökdeniz, ısın kardeşim halk seni seçti, 55. dakikada oyuna gireceksin”
Böylece, Adanalı’dan da ona verilecek olan dolarlardan da kurtulmuş olurduk.
Fatih Terim, Fatih Terim, sen bu turnuvada şampiyon olsan ne yazar.
Zaten tüm spor yazarları bunu senden önce bilmiş olacaklar.
“Dediklerimizi daha önce yapsa idi, bu kadar heyecan çekmeden alırdık turnuvayı” demeyecekler mi sanıyorsun?
Çekler’i yendiğimiz gece kabzımalın yüzünü gördün mü Lig TV’de?
Bir yakını ölmüş gibi hüzünlüydü.
Kibar adı ile meyve-sebze tüccarı, aslında Türk basınının çoğunluğunu oluşturan bir kesimin halk tipi konuşan sözcüsü sadece.
Yazı kurgularını bozdun adamların. 
Edemediler hala seni ve yardımcılarını parça pinçik.
Halt ettin sen ve öğrencilerin ilk sekize kalmakla.
Dönecektiniz ne güzel İsviçre’den arkanıza baka baka ki, onlara yeni oyuncaklar çıkacaktı.
Yakışır mı bize yirmi küsur senedir Manchester United’ı yöneten Alex Ferguson modeli hiç?
Hem Adanalı’dan Sir de olmaz ki.
Hocam sen iyisi mi buz hokeyi, sutopu hocası falan ol.
Henüz o spora ahkam kesecek kamuoyu, basın da oluşmadı.
Huzur ile idare edersin bir süre.
Bu kadar kazanamasan da, hiç olmazsa karışanın az olur.
Fatih hoca, bak şimdi sırada kravatın mucidi Hırvatlar var.
Sakın ola ki onları da yenmeyesiniz.
Şenol Güneş’i dünya şampiyonasında üçüncü oldu diye sürdük dünyanın öbür ucuna.
Eleştirilmedik ne zevksizliği kaldı, ne de aksanı.
Bizde hiçbir başarı cezasız kalmaz.
Aman Adanalı, canım Adanalı, 
benden sana testi kırılmadan hatırlatması..

SİGARA İÇMEK YA DA İÇMEMEK...

Bandırma gemisi Atatürk’ü Samsun’a götürmüştü bundan 89 yıl kadar önce.
Bir devrimin ve modern Türkiye’nin başlangıç tarihi olan 19 mayıs gününü her yıl anıyoruz.
İleride yine hayırla anacağımız bu yeni 19 mayıs bayramını da, sigarasız mekanlara kavuşma bayramı olarak kutlayacağız.
Çocukluğum ve ilk gençliğim Kadıköy’ün Kalamış’ında geçti.
O yıllarda sigara içmek pek de zararlı alışkanlıktan sayılmıyordu.
Çevremde, birlikte top oynadığımız arkadaşlarımdan eroin illetinden ölen gençler olunca, sigara çocuk oyuncağı muamelesi görüyordu.
Hem annem hem de babam sigara içiyorlardı.
Amcalarım, halam, dayım, dedem ve daha bir sürü akrabam.
Gelişimin evrelerinden gibiydi adeta.
Büyünür, hatta büyümek de beklenmez ve sigara içilirdi.
Annemlerin tüm arkadaşları da onlar gibi sigara içerlerdi.
Kalabalık, yemekli kış akşamlarında bir gecede evimizin salonunda on beş paket sigara içildiğine tanık olmuşumdur.
Odayı havalandırmak için cam açmaya yeltenince de, “evladım, bırakın şu sağlıklı yaşam teranelerini donuyoruz, kapatın şu pencereyi hemen” diye azar da işitirdik.
Kimbilir hangi sebepten nefret ettim, şu ucundan duman çıkan berbat kokulu sigaradan.
Dedem, halam ve amcam sigaraya bağlı solunum yolları rahatsızlıklarından aramızdan ayrıldılar.
Dayımın damarları değişti, ama inatla içmeyi sürdürüyor.
Babam bir kalp krizi sonrasında uzaklaştı.
Annem ise, solunum sorunları çekmesine rağmen hiç de bırakmaya niyetli görünmüyor.
Birkaç yıl önce, İtalya sonra da İrlanda’da kapalı mekanlarda sigara içmenin yasak olduğuna tanık oldum.
Üzerimize özgürce dumanlarını üfleyen arkadaşlarımız, artık kapı önlerine tayin olmuşlardı.
Bizde nasıl uygulanacağını merakla bekliyorum.
Ara sıra Ali Sami Yen’de maça giderim.
Kendilerini açık havada sanan bazı sonradan görmeler, heyecanın da etkisi ile sürekli puro içiyorlar koltuklarında.
Gol oldu sevindik, haydi yakalım hep beraber, bu gol nasıl olur da kaçar haydi bu kez kızgınlıktan dolayı yakalım hep beraber şekli ile, açık hava kahvehanesinde maç seyrediliyor.
Açık havada dumandan insanın gözleri yanar mı?
İnanın yanıyor.
Şırıngayla kendini zehirlese, ya da beş şişe şarap içse, çevresine bu kadar zarar veremez.
Sigara içen bir çok sevdiğim arkadaşım var.
Hem onları kırmadan, hem de gözlerimi sulandırmadan nasıl arkadaşlık edeceğimi ara sıra düşünmüşümdür.
Tenis kulüplerinin kapalı yerlerinde bile hala sigara içiyorlar.
Kucağında bebeği, ağzında sigarasıyla şık giyimli, makyajlı annelerle karşılaşıyorum.
Süt verirken bebeğine nikotin de verdiğini bilmemesine imkan yok.
Bunlar ne zaman bilinçlenecekler?
Sigara paketlerinin üzerilerine kuru kafalar çizdiler, ölürsün, çevrendekilerin erken ölmelerine yol açarsın, çocuğun olmaz, bir yerin kalkmaz dediler ama nafile.
“Ben iyiyim valla, içince bir şey olmuyor, sürünce mi ereksiyon sorunu oluyormuş?” diyen adamlar tanıdım.
TUROB başkanı Bayındır, “yasağa geçiş sert oldu, biz polis miyiz de içen müşterilere ceza keseceğiz” gibi bir şeyler demiş.
Yahu ne geçi?
İçmememize rağmen ciğerlerimiz katranla doldu.
Nesi geç bunun?
Yüzyıllardır burnumuza üflüyorsunuz.
Gidin biraz uzağa artık. 
Kayalıkların oraya mı üflersiniz, yoksa cam kavanozların içinde birbirinize mi, orasını siz bilirsiniz.
Bir Kızılderili mi bulmuş, şu tütün yaprağını kağıda sarıp üflemeyi acaba?
Aslında böyle lüzumsuz bir icat bize yakışırdı sanki.
Yoğurt, ayran falan derken bir de böyle bir icadımız olsa fena mı olurdu yani?
 
5727 SAYILI KANUN
 
Pek kanun numaralarını bilmem.
1970’li yıllarda 141, 142 163 numaralı kanunları öcü geliyor gibi dinlerdik.
Son zamanlarda 301 numaralı kanunu ezberledik.
En sevdiğim kanun numarası ise 5727 olacak herhalde.
Bu rakam, uğurlu rakamımdır artık benim.
Bülent Akarcalı’dan, bu kanunun çıkmasında, uygulamasında çalışan, direnç gösteren herkesin tuttuğu altın olsun.
Bu arada ben, “burada sigara içilmez hemşerim” diye içenleri uyarırken bana bir saldıran olur ise, yakınımda bulunanlar yardımlarını esirgemesinler lütfen...

SEN NEYMİŞSİN BE KUDÜS...

Kudüs, İsrail, Filistin...
Bu üç özel isim Kudüs’e gitmeden önce kafamda hayli karışıktı.
Üç günlük turun ardından biraz daha karıştı.
 
Yoğun tur programlarının ardından kafamdaki cami, kilise, sinagog görüntüleri birbirine dolandı.
Kim hangi taşa basıp göğe uçmuştu, atın üzengisine ayağını geçirmiş miydi, İsa nerede ölmüştü?
 
Bizim turist gibi zor yürüdüğümüz yollardan o koskoca haçı nasıl taşımıştı, anlaşılır gibi değildi.
 
Zaten bilinçli zihinle bakıp da arıza çıkarmanın pek de bir alemi yok yani.
 
Bıraktık kendimizi çok dil bilen şeker rehberimiz Veskine hanımın ellerine ve onun zarif çevirmeni, pek deneyimli rehber Gürsel kardeşimizin lirik ve coşkulu anlatımına, gezdik dolaştık kutsal toprakları.
 
3.200 yıl önce, Musa’yı Mısır firavununun kızı Nil nehrinin kıyısında bir sepette bulmuştu hatırlarsanız.
Ondan yaklaşık 1.200 yıl sonra dünyaya gelen genç Jesus ve ondan da 570 yıl sonra doğan Muhammed hep bu bölge ve yakınlarında yaşadıklarından olsa gerek, bu topraklar kutsanmış.
 
O yıllarda Amerika ve Hollywood henüz icat olunmadığından, ilginçlikler başka topraklarda da cereyan edebiliyormuş.
Kutsal diye boşuna denmemiş ama oralara.
Mesih gelip de mahşer gününü ilan edince, tüm ölüler mezarlarından kalkıp bizim üzerinde özensizce dolaştığımız o kutsal topraklarda toplanacaklarmış.
Paranın gözü kör olsun!..
Bunu bilen zenginler yolda zaman kaybetmemek için şimdiden Kudüs’e gömülüyolarmış.
3.000 yıldan önce ölenlerin işleri bu mahşer mevzuunda biraz zor.
Ee o zamanlar semavi dinler henüz geliştirilmemiş.
Puta, yıldırıma, güneşe tapanlar kendilerine gelince biraz zorlanacaklar.
Cem Yılmaz bir oyununda ne de güzel hicvetmişti bu konuyu.
 
Biz bile capcanlı halimizle, adeta bir mahşer provası gibi olan kalabalık turist gruplarının arasında şaşakaldık.
İmam, haham, papaz, bir de onların farklı fraksiyonları, müritleri, her renkten turist arasında kaybolmadan yürümek bile zordu.
Vardır bir çözümü mutlaka, bana mı kaldı mahşer gününün organizasyonu şimdi.
Biz 40 kişiyle sabahları otobüsü zamanında zor kaldırdık.
Neyimize gerek mahşer gününün derdi.
 
Biz iyisi mi yine gezi sohbetimize gelelim...
 
“işte şu gördüğünüz gölde İsa yürümüş (o sırada bir Arap su kayağı yaparak teknenin yanından geçiyordu), ağları balıkla doldurmuş, burada ekmeği çoğaltmış, şurada bir ölüyü diriltmiş.. Ömer bey kiliseden bir taş atmış, işte orası mescid olmuş, Kral Davut’un oğlu Süleyman 3.100 yıl önce şu taş yolu düzenlemiş..”
Sohbetler hep bu minvaldeydi anlayacağınız.
 
İsa aslında bir Musevi imiş, kendisini mesih (kıyametten önce gelmesi beklenen peygamber) olarak ilan edip reform önerilerinde bulunmaya başladığında ona kızıp öldürmüşler.
Hıristiyan lafını ağzına bile alamadan daha Museviyken öldürüvermişler genç yaşında.
 
Bunları dinlerken bir arkadaşım kulağıma eğilip kafamı daha da karıştırıyor:
"Yok yaa ölmemiş aslında, Mısır’a kaçırmışlar, 70 yıl sonra eceliyle ölmüş. Babası da marangozun genç oğlu, Meryem’in bakireliği falan hikaye."
Beni kafirlikle filan suçlamamanızı önemle rica ediyorum.
Kulaktan dolma bilginin anlatımı da bu kadar olur.
 
Ortaokulda din bilgisi hocamıza, “leylekler hacı mıdır hocam?” sorumun ardından gösterdiği tepki sonucu bilgilenmem biraz kısıtlı kaldı.
Siz uygun bulduğunuz yerlere, ‘efendimiz, hazreti, halife, peygamber’ gibi sözcükleri kendiniz yerleştirin lütfen.
Şimdi size bazı kısa notlar aktaracağım...
 
Ağlama Duvarına 'Ağlama Duvarı' denmesini İsrailliler sevmiyorlarmış... 
İbraniler aynı duvara Batı Duvarı, Müslümanlar ise Burak Duvarı diyorlar.
Biz de gidip baktık, ağlayacak bir şey yoktu.
Kızlar, duvara telli baba muamelesi yapıp taşların arasına çeşitli kağıtlar sokarak dilekte bulundular.
Ne dilediklerini göremedik, çünkü erkekler ve kızları bir paravanla ayırmışlar.
 
Lut gölünde çamurlarla oynaştık, sağlıklı imiş, hatta paket içinde satıyorlar.
Erkekler Mescid-i Aksa’ya (en uzaktaki ibadethane anlamına geliyor ve Kabe’den sonra en büyük ikinci mescit imiş) ellerini kollarını sallayarak girebilmelerine rağmen kızlar girmekte zorlandılar.
Kiralık, emanet etek, eşarp rica ederek ancak sokabildik içeriye.
Tura başladıkları zamanki karizmaları geçici olarak zedelendi, sevimli hayaletlere benzediler.
Kitapları yazanların erkek olmalarından kaynaklanıyor sanırım, kızların hayatı biraz zorlaştırılmış gibi.
Güçlü abisi ve hamisi Amerika olan İsrail, son 2.600 yılda on farklı medeniyet tarafından yönetilmiş.
 
M.Ö. 587 yılında Babilliler M.Ö. 538’e kadar 49 yıl yönetmiş bu toprakları, sonra sırası ile;
 
205 yıl Persler, (M.Ö. 538-333)
270 yıl Helenler, (M.Ö. 333-63)
376 yıl Romalılar, (M.Ö. 63-M.S. 313)
323 yıl Bizanslılar, (313-636)
463 yıl Araplar, (636-1099)
192 yıl Şövalyeler, (1099-1291)
228 yıl Memluklar, (1291-1516)
402 yıl Osmanlılar (1516-1918), son olarak da 
  30 yıl İngilizler (1918-1948) yönetmişler.
1948 yılında bağımsızlığını ilan etmiş İsrail.
 
Bu işten hoşlanmayan tüm komşuları savaşmak üzere doluşmuş içeri.
Lübnan, Suriye, Ürdün, Mısır..
İsrail kazanmış.
David Ben-Gurion başbakan olmuş.
Kudüs’ü başşehir olarak ilan etmiş.
Hala da başşehir.
 
1967’de Ürdün ile Kudüs sokaklarında 6 gün savaşlarını yapıp kazanmışlar.
7.2 milyon nüfusun 5.5 milyonu Yahudi, 1.5 milyonu Arap (bunların yüzde sekseni Müslüman, diğerleri Hıristiyan)
Çoğunluğu Amerikalı, Alman ve Rus’dan oluşan iki milyon kadar turist ağırlıyorlar.
Yani Antalya’nın dörtte biri kadar.
 
En kalabalık iki şehir Kudüs (750.000) ve Tel Aviv (600.000).
Batı Şeria ve Gazze’de 2.5 milyon Filistinli’nin yaşadığı tahmin ediliyor. 
Bu bölgeler İsrail’in içinde ve bu günlerde uzunluğu yaklaşık 750 kilometreyi bulacak duvarlarla izole edilmeye çalışıyorlar.
Aynı Berlin’de yapılan hatalar yapılıyor.
İki kardeşin arasına devasa gri duvarlar örülmüş, başlarında da askerler var.
Duvar faciasını yaşamış Almanlar, duvarın önünde hiç tanımadıkları insanlar için ağlıyorlarmış.
Torunlarımız, yıkıldığı günü ya görür ya da görmezler artık.
 
Cumhurbaşkanı Şimon Peres, para birimleri ise Şekel.
Yönetim şekilleri parlamenter demokrasi.
Yollarda açık yeşil askeri uniformalı çoluk-çocuk, boylarınca makineli tüfeklerle dolaşıyorlardı.
Uniformalı genç kızlar da vardı aralarında.
Çöp bidonunun arkasına saklanan baba-oğulu bunlar mı öldürüyorlar, anlaşılır gibi değil.
Oysa, Oskar Schindler (mezarı Kudüs’te) onları hayatını tehlikeye atarak kurtarmıştı.
Biz de Schindler’in Listesi ve daha bir çok filmde onlar için göz yaşı dökmüştük. 
Kim, ne zaman mazlum ne zaman zalim? Tarih sayfalarında öylesine sık yer değiştiriyorlar ki.
National Geographic belgesellerindeki ‘Avlanan Avcı’ gibi adeta...
 
Biz orada iken ABD dışişleri bakanı Condelica Rice da oradaydı.
Birlikte zaman geçirmek kısmet olmadı.
 
Batı Şeria’ya gidip, birkaç İsrail tankına sapanla taş atma turu var mı diye sorduk, yokmuş...
Sorduğumuz taksi şoförü Türkiye’ye birkaç kez gidip gelmiş.
"En çok neyimizi beğendiniz?" diye sorduk.
“Ne çok tatlı suyunuz var sizin öyle, ama kıymetini bilmiyorsunuz, hatta denize döküyorsunuz" dedi.
Şiş kebap, lokum diye bir cevap beklerken şaşırdık haliyle...
Meğer, bizim şelalelere alık alık bakma etkinliğimiz onlara susuzluğu çağrıştırırmış.
Bu arsız İsrailliler’in şoförü böyle düşünüyorsa, devlet adamlarının gizli dosyalarında bizimle su için dalaşmayı göze alma planları yoksa şaşarım.

AYSEL GÜREL

Kızımın sınıf arkadaşı Söz, Aysel hanımın torunu olunca bundan birkaç yıl önce bir gün yolumuz onun küçük kızı Mehtap’ın evinde kesişti.
Mehtap’ın evine ilk gidişimdi.
Teşvikiye’deki bu sempatik eve girer girmez, kendimi sanki her gün uğradığım çok yakın bir arkadaşımın evindeki sıcaklığın içinde buluverdim.
Mehtap beni annesiyle tanıştırdı.
- Beyefendi siz bir opera sanatçısı mısınız?
- Yoo, neden öyle düşündünüz?
- Fular, sakal falan hani dedim...
- Göbek, boy, pos andırabilirim, ama sesim ne yazık ki fiziki yapımı desteklemiyor Aysel hanım...
Bu diyalogla tanıştık kendisiyle.
Sıradan bir anneanne olmadığı apaçıktı.
Nitekim sohbetimiz şöyle sürdü:
- Kadınların ellerinin neden öpüldüğünü bilir misiniz?
- Saygıdan mı acaba? (“bir yerden başlamak lazım derler” gibi serin bir espri yapılacak ortam yoktu henüz)
- Bakın, bugünkü Cumhuriyet gazetesinde benimle yapılan röportajda anlattım. İlk insanlar, avladıkları hayvanları henüz toplamayı bilemedikleri yılların avlanamadıkları soğuk kış aylarında, mağaradaki en yaşlı bireyi kesip yerlermiş. Daha sonra depolamayı akıl edince de “tüh be onca atamızı niye yedik boş yere” diye utanıp, yaşlı insanların ellerini öperek bir tür günah çıkarmaya başlamışlar...
- Çok ilginç hiç tahmin edemezdim.
- Siz pasta sever misiniz Tunç bey?
- İyisi olursa yerim ara sıra, neden sordunuz?
- Mesela Divan, Pelit, Marmara gibi pastanelerin pastalarını nasıl bulursunuz?
- Saydıklarınız en kaliteli pastaları üretenler olsa gerek.
- Hepsi iğrençtir.
- Yaa, siz kimin pastalarını tercih edersiniz?
- Kendi pastalarımı.
- Öyle mi?
- Evet. Kreması, malzemesi, çikolatası ile hem hafif hem de lezzetli olur benim pastalarım. Benden daha iyi yapanına hiç denk gelmedim henüz.
Bu arada Mehtap araya girdi. “Tunç sor bakalım en son kime yapmış?”
- Müjde ve Mehtap yiyemediler. Onlar doğmadan önce yapardım. Yoğun çalışma hayatı derken kısmet olmadı işte. Ben evime kimsenin gelmesini de istemem biliyor musunuz?
- Öyle mi neden?
- Öyle işte. Kızlarım bile telefon etmeden gelemezler bana. Komşular ara sıra evde pişirdiklerinden getirirler kapıma. Hiç sevmem kapımın zilinin çalınmasını. Yüzümü bile göstermeden kolumu çıkartıp alırım tabağı ve süratle kaparım kapıyı yüzüne getiren komşunun.
- Neden peki?
- Bir daha gelmesin diye, neden olacak.
- İşe yarıyor mu bari?
- Yoo, evlerinde ne pişirseler benimle paylaşmak istiyorlar hala. Bir de elektrik sayaç sorunum var.
- Nasıl bir sorun bu?
- Sayaç evimin içindedir benim nedense. Memur gelip okumak ister, ben ise kimseyi evime sokmam. Belediyeye gittim ve dedim ki: “Ben size her ay okuyup ödeyeceğim paranızı, yollamayın kimseyi kapıma bir daha”. Tamam da deseler,  görevli değişince haberi olmayan bir şaşkın çalıyor yine kapımı.
- Eee, siz ne yapıyorsunuz bu durumda?
- Kapıyı açmadan vahşi hayvan gibi kükrüyorum kapının ardından en yüksek sesimle. “Kim ooooooo?” diye böğürünce (anlatırken öyle bir ses çıkardı ki, ben bile irkildim oturduğum koltukta), nasıl kaçtığını bilemiyor gariban memur, bir daha da gelmiyor. 
- Çok ilginç bir yöntemmiş doğrusu... 
- Pekiyi, ilk seks nasıl başlamış onu biliyor musunuz?
Bu ilginç sorunun ardından kapı çalındı...
“Eyvah Müjde geldi, Mehtap kaldır hemen kül tablalarını ‘niye evde sigara içiyorsunuz?’ diye kızar şimdi bize” dendi ve ortalık hemen toparlandı.
Müjde Ar-Ercan Karakaş çifti ile tanışıp, daha formal bir havada konuşmaya başlayınca, Aysel hanım araya girerek şöyle sordu bana:
- Ne anlatıyordum ben size az önce?
- İlk seksle ilgili bilgiler verecektiniz.
- Gel sana şu masanın üzerinde göstereyim nasıl yaptıklarını.
Mehtap derhal araya girdi.
- Anne yapma lütfen, rahat bırak adamı... Hem ben sana aldığım yeni tekliften söz etmek istiyorum. Sarıgül, çeşitli okullarda tiyatromun tanıtımını yapmamı istedi benden. (Mehtap’ın çocuklara yönelik başarılı bir tiyatrosu var)
- Paradan haber ver sen, para ödeyecek miymiş bu işe bari?
- Hayır, önce tanıtım istedi benden.
- Boşver para getirmeyen işleri, belli ki seni boşuna çalıştıracak bunlar...
O sırada gözüm önümdeki nota ilişti...
“Akşama kırmızı donunu giymeyi unutma” yazıyordu üzerinde.
- Mehtap, her misafirin önüne koyuyor musunuz  bu nottan? 
- Yook be Tunç, Beşiktaş’ta alışveriş yaptığı bir pazarcı anneme kırmzı bir don hediye etmiş. ‘Bunu yılbaşı akşamı giymeyi unutma’ diye de iyice tembihlemiş. Annem de unutmayayım diye kendine not yazmış. Sonra da düşürmüş işte.
Aysel hanım hemen konuşmaya katıldı...
- Yırtıp atabilirsin kağıdı, giydim bile...
Yılbaşı gecesini onlarla birlikte geçirmemiz için davet ettiler bizi.
Bir başka programımız olmasına rağmen ben hemen kalmaya yeltendim.
Bu çok sempatik aileye, özellikle de Aysel hanıma doyamamıştım açıkçası.
Ama kızım Su bu plana karşı çıktı:
“Ben arkadaşlarımla bir yılbaşı geçirmeye geldim, siz kendi programınızı uygulayın” 
(O akşam 7-8 taze gencin partisi vardı Mehtap’ın evinde)
Aklımız arkada kalarak ayrılmıştık evden.
Ertesi gün Mehtap tanışmamızı özetledi:
"Annem seni, ablam da Ayşegül’ü pek bir beğenmiş."
“Bu güzel kız, belli ki annesinden almış güzelliğini” demiş Müjde hanım.
Beğeniler yer değiştirse daha da iyi olurmuş ya neyse, konumuz bu değil.
Aysel hanımı anlatan programların bazılarını izledim.
Kendisiyle sadece birkaç saat paylaşmama rağmen, sanki kendi akrabamı kaymetmişçesine üzüldüm ardından.
Türkiye gibi, farklı renklere hoşgörüsü hayli kısıtlı bir ülkede aykırı bir kadın olarak tutunmak, aslan gibi iki kız yetiştirmek, eserler yaratmak, bunları parayı dönüştürmek çok önemli bir başarı.
"Bir insanın asıl ölüm tarihi onun son kez anıldığı andır" diye bir söz vardır. Ve ben buna çok inanırım.
Aysel Gürel belli ki hiç ölmeyecek.
Onu bir kez de ben sevgi ve saygıyla anıyorum...

DAVRAZ KIŞ OLİMPİYATLARI

Isparta il genel meclisi üyesi Selim bey, Davraz’ın altı yıl sonra yapılacak olan Kış Olimpiyatları’na talip olacağını açıklamış.
Karların üzerinde ellerinde karlar ile zıplayan Rus kızlar da bunu sevinçle karşılamışlar belli ki.
Davraz’a (Davras mı Davraz mı hala anlayamadım) birkaç kez gitmiş birisi olarak, Selim beyin bu fikrini desteklemeyenin olacağına inanmam doğrusu.
22. Kış Olimpiyatlarını, yani 2014 ihalesini Rusya-Sochi kazandı, ama neden olmasın ki.
İki milyon Rus ağırlıyoruz bu şehr-i Antalya’da ne de olsa.
Rica ederiz, hem bizi de kolayına kırmazlar.
Bunu, nikah tarihi belirlenmiş bir evliliğin gelinine izdivaç teklif etmeyle karıştırmamalı.
“Çok zoru hemen hallederiz, imkansız biraz zaman alır” gibi özlü sözler türetmiş bir ırkın çocuklarıyız ne de olsa...
Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Belçikalı Jaques Rogge, geçtiğimiz hafta sonu Isparta’ya bizimle birlikte bir sürpriz incelemeye gelse idi, Davraz’ın neredeyse bu kış bile böyle zor bir organizasyonu kaldırmaya hemen hemen hazır olduğunu görürdü...
Altı kilometre toplam pist kapasitesi yazıyor tanıtım sayfasında.
Yarısı çeşitli doğal nedenlerden dolayı açık değildi, ama olacak o kadar.
Sadece bir tek teleskinin (kayaklar yere değerek gidenine teleski deniyor, havadan gidilenin adı ise telesiyej) çalışıyor olması, onun da şişman kayakçılar artınca sık sık arızalanıp durması biraz şanssızlıktı tabii.
Rakip ülkelerin 1000 kilometreyi aşan pist toplamları, onların halt yemesi haliyle.
Şu gavurların inanç sorunları da var bence.
“Yağdır Mevlam kar” deyip bekleme sabrını gösteremiyorlar.
Akılları fikirleri ticaret.
Her kış köylerine yüzlerce yapay kar makinesi koyarak kar üretiyorlar.
Yahu size mi kaldı Allah’ın işi kardeşlerim.
Kar yağarsa o kış kayılır. 
Yağmıyor ise, demek ki o kış kayılması caiz görülmemiş anlamına gelmelidir.
Sayın Jaques Rogge’ye üst telesiyejin orada sucuk-ekmek ikram ederdik mesela.
Beğenmez ise köfte-ekmek de sunabilirdik.
Ekmek, köfte ve sucuk... 
Dağbaşı ayaküstü restoranında zaten başka da bir şey yok.
Bu üç temel element bir araya nadiren de gelse, adam buraya yemeğe gelmedi ya kuzum.
Koskoca Olimpiyatlar’a aday şehri incelemeye gelmiş adam. 
Çok içip de sıkışırsa, al sana bir de kara adını yazma fantezisi.
Kimbilir bay Rogge kaç yıldır karların üzerine su dökmemiştir.
Neden diye soracak olursanız yukarıda tuvalet yok da ondan.
Var da, su yok, hepsi tıkalı ve taşmış.
“Aslanın yattığı yer önemlidir” gibi lafları bırakın ama şimdi.
Aslan falan yatmıyordu orada.
Hem, Allah’ın dağına hizmet götürmeyi kolay mı sanıyorsunuz siz?
Kızdırmayın işletmeci muhtar beyi şimdi.
Yerli malı yurdumun malı demiş adamlar ve yerli malı mekanik tesis kullanmışlar.
O da arızalanıvermiş zırt pırt.
Olacak o kadar artık.
Ama arıza olunca ne yapmış işletmeciler?
Koymuşlar hemen kar motosikleti servisini.
Vızır vızır kayakçı taşıyorlar.
Biz reaktif milletizdir vesselam.
Sorun çıksın hele bir, anında çözüm üretiriz.
Elin yabancısı gibi proaktif, yani sorun çıkmadan önce önlem almak bize pek gelmez.
Hem ya çıkmazsa sorun, o zaman onca hazırlığa yazık olmaz mı?
Ah bir de şu küremiz bize sormadan ısınmasa ne iyi olur.
FIS, (Uluslararası Kayak Federasyonu) 2000 metrenin altındaki merkezlere kar riski dolayısıyla organizasyon vermeyecekmiş.
"Sağlık hizmetleri yok , pistte mangalcılar dolaşıyor, kızakçılar kafalarını patlatıyor, bunların hiçbirine ‘yapma’ diyecek bir güvenlik organizasyonu da yok. Bunlara ilkokullararası kızak yarışmasını bile vermezler. Başlarına olimpiyat kadar pamuk düşsün" diye baştan muhalif olmayın lütfen.
"Başlamak başarı yolunu yarılamaktır" gibi bir cümle vardır ya hani.
2014 kapılmış ise bir başka kışa denebilir pekala.
İstanbul her Olimpiyat’a aday oluyor, kazanamıyor da incileri mi dökülüyor yani?
2010 Kanada-Vancouver Kış Olimpiyatlarına davetliyim.
Gördüklerimin tümünü aktaracağım, söz.
Tek korkum, Isparta’nın bu sportif rüzgarla Yaz Olimpiyatları’na da aday olması.
2012’yi Londra kazandı, aman bir yanlışlık olmasın.
Sonraki yıllara bakalım lütfen...

NEREDEN NEREYE..

Bergama kralı 2. Attalos, İ.Ö. 150 yılında güçlü donanmasının barınması için bu güzel şehri kurmuş.
Şehrin adını da kendi isminden esinlenerek Attalaia koymuş.
O zamanlarda ve ondan da eski Pamfilya döneminde şehri görmeye gelenleri turistten sayamayacağımız için, biraz daha yakın tarihimize bakmamız gerekecek.
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Antalya’yı işgal eden İtalyan güçleri 1919-1921 yılları arasında o dönemin otelleri de sayabileceğimiz hanlarda konaklamışlar.
Han turizmi sonrası açılan ilk otel ise  Park Otel.
Açıldığı yıl ise 1932.
Otele işletmeci bulmakta hayli zorlanmış o yılların Antalya valisi ve belediye başkanı.
Teklif edilen işbilir esnafın neredeyse tümü, “biz pezevenk başı mıyız?” diye geri çevirmişler şehrin amirlerini.
Neyse ki bıçkın Kuzu Haydar ve iki arkadaşı oteli işletmeyi kabul etmişler ve Antalya’nın ilk oteli böylece açılmış.
Kansız işgal sırasında, konakladıkları hanlara paralarını da ödeyen İtalyan askerlerini turistten saymaz isek, Antalya’nın ziyaret edilme yılları 1950’li yıllarda başlıyor.
Doktor Burhanettin Onat, milletvekilliği döneminde sıkça Antalya’yı tanıtarak diğer meclis üyelerini ve onların yakınlarını Antalya’ya getirmeyi başarıyor.
1953 yılında yine onun girişimiyle Aspendos Tiyatrosu’nda ilk Tiyatro ve Müzik Festivali düzenleniyor.
Bin sekiz yüz yaşındaki bu antik tiyatroda, 1950’lerde güreş müsabakaları düzenleyen o zamanın Antalyalıları, ilk başlarda bu etkinliği yadırgasalar da o dönemin Antalya valisi İhsan Sabri Çağlayangil’in de kararlı desteğinin ardından, etkinliği giderek benimsemişler.
Bu festival sayesinde, özellikle İstanbul ve Ankara’lı sanatseverlerin dikkati bu bölgeye çekilmiş.
1958 yılında Antalya’nın ilk seyahat acentesi kurulmuş: “Express Tourism Office”.
Kuran girişimci ise Ali Rıza Öndemir.
1959 yılında Alman Bunte dergisi Antalya valisi Niyazi Akın’a sahildeki obaları sormuş.
Şehir boş kalmasın, halkın hepsi yaylalara göçmesin diye yapılan bu plaj obalarını muzip vali şöyle açıklamış: 
“Obaları, Almanlar gelip ücretsiz konaklasın diye koyduk oraya”
Haber Almanya’da çıktıktan bir yıl sonra, biranın fiyatı bir Lira eksik diye kilometrelerce yol gitmekle ünlü bir çok Alman obalarda konaklamaya gelmiş.
İkinci yıl yine gelenler ise, “ne yazık ki kampanya bir yıllıktı” diye zor ikna edilmiş.
1967 martında İzmir aktarmalı ilk charter seferi düzenlenmiş Antalya’ya.
90 kişilik Alman kafilesini karşılayanların arasında Yaşar Sobutay da vardı.
1969 yılında Sobutay Antalya’nın ikinci seyahat acentesini kurdu.
Antalya turizm tarihine adını başarıyla yazdıran Pamfilya Turizm, çalışmalarını hala başarıyla sürdürüyor.
1960’lı yılların ilk turistik oteli ise adı sonradan Büyük Otel’e dönen Turistik Teras oteli.
1970 yılında Avusturya’nın Touropa firması, on beş günde bir doksan Avusturyalı’yı Viyana’dan Antalya’ya taşımaya başladı.
İlk ciddi tatil köyü ise Kemer’deki İtalyan Tatil Köyü Valtur..
1976 yılında açılan, içinde Çıplaklar Plajı bile barındıran bu ilginç tatil köyüne girebilmek için, araya nüfuzlu devlet adamları konulurdu o yıllarda.
Aynı yıl ben de ailemle bu tesise gitmiştm.
“Tunç Harikalar Diyarında” kıvamında bir hafta geçirmiştim.
Daha önceleri Kemer’e ancak dağlardan ciplerle ya da deniz yoluyla varılabilirken, açılan yol ve tünel sayesinde Kemer’e ulaşım, bu tatil köyü sayesinde çok rahatlamıştı.
Bundan kısa bir süre sonra, İtalyan turistleri Istanbul’dan aktarmalı olarak Antalya’ya uçuran bir THY uçağı, Isparta dağlarına çarpıp parçalanınca İtalyanlar tesisi Fransızlara, tatil köyü, animasyon, açık büfe gibi bir sürü ilk’in mucidi Club Med’e devretti.
1974 yılında Kıbrıs Adası’na yapılan Barış Harekatı’nı Batı aynı şekilde algılamadı.
“Türkler Ada’yı işgal ettiler” dediler ve sadece Kıbrıs’a ambargo koymadılar.
Giderek artan charter seferleri bir anda durdu ve bu yazısız ambargo 1984 yılına kadar sürdü.
Bu arada karavanla gelen giden oluyordu, ancak bu ciddi bir turizm hareketi sayılmazdı.
1984 yılında Antalya’da beş-altı bin yatak vardı ve bunların büyük çoğunluğu Alanya bölgesindeydi.
O yıl 250.000 turist geldi Antalya bölgesine.
Davullar, zurnalar, folklor gösterileriyle karşılandılar.
Istanbul’dan ilk geldiğim yıl olan 1984 yılında birisi kulağıma eğilip de, “daha bu bir şey değil, 2005 yılında 7.300.000 turist gelecek Antalya bölgesine” deseydi herhalde beş dakika gülerdim.
Şimdi, 2020’li yıllarda sadece Antalya’da yirmi milyon turist ağırlamak için hazırlıklar yapılıyor.
Artık bunun gerçekleşebileceğini görüyorum.
Antalya, 630 kilometre sahili, beş yüz bine yakın yatak kapasitesi, antik kentleri, iki yüz bin yıllık tarihi Karain Mağarası, Perge’si, Aspendos’u, antik kentleri, limanları, Kral Mezarları, koyları, şelaleri, ormanları, akarsuları ile bir dünya kültür hazinesi..
Organizasyon eksikliğimizden, toplu hareket etme handikapımızdan dolayı sadece deniz, güneş ve kumunu pazarlayabiliyoruz henüz.
Attalaia, üç yüz’den fazla güneşli günü, yüz yirmi dokuz mavi bayraklı plaj ve marinası, tertemiz denizi ile rakiplerinden hayli ileride.
Bakımsız, zevksiz, ama güzel bir kadın formatında, dünya kamuoyunun gözünün önünde.
Geleceği de hayli parlak gözüküyor.
Doğru işlenir, işin uzmanları tarafından yönetilir ise sadece Türkiye’nin değil Akdeniz çanağının turizm başkenti olur.

NEREYE GİTTİN BE KEMAL..

Hani bana  yeni yaşamını anlatacaktın.
Daha geçenlerde, “hele bir gel Olympos’daki evimize de nasıl emekli olunur göstereyim sana” diye özendirmiştin beni.
Yirmi üç yıl kadar önce, sen henüz Alanya’da acente yöneticiliği yaparken tanışmıştık seninle.
Coni ile oturduğunuz o yüce palmiyeli evde bize saksafon becerilerini göstermiştin.
Deniz doğmamıştı henüz.
Kitle turizminin başlangıç yıllarında, genç bir acenteci olarak nasıl da emeğin geçmişti şu mesleğe.
Sonra otel yöneticiliğine başladın.
Titiz ve mükemmelliyetçi yapınla kısa sürede sivrildin.
Sunrise otellerini senin sayende tanımıştım.
Başım sıkıştığında senin marjinal fikirlerinden yararlanmayı pek de severdim.
-         Kemal, sarhoş bir Alman lobide olay çıkartıp duruyor, ne yapmamı önerirsin?
-         Herife kafa göz giriş
-         Amaan, başka seçeneğin yok mu?
-         Kelepçeleyip kazan dairesine sok iti, bir süre beklettikten sonra jandarmayı çağır
-         Dur ben bir de başkasını arayayım, bu böyle olmayacak..
Şahane diyaloglarımız olurdu doğrusu seninle.
Hatırlar mısın, bir gün seni otel yöneticilerimizle sohbet etmeye davet etmiştim.
Şöyle başlamıştın konuşmana:
“Merhaba arkadaşlar, başka bir imkanınız varsa hemen bu işi bırakın ve buralarda arkanıza bakmadan gidin.”
Yaklaşık kırk kişi afallamıştı senin bu sözlerinle.
“Yok ille de bu meslekte ısrarcıysanız, o zaman kalın ve layığı ile yapın. Çünkü, severseniz güzel bir iştir bu otelcilik” diye sürdürmüştün konuşmanı.
İnsanı her zaman güldüren, düşündüren, şaşırtan, çok özel bir dosttun sen be Kemal.
Çeşme Triatlonu’na nasıl da istikrarla hazırlanmıştık.
Bir seferinde, Manavgat Oymapınar barajından kızılderili kanolarıyla denize kadar antrenman yapmayı önermiştin.
-         ne kadar sürer bu nehir antrenmanı sence Kemal ?
-         bir aksilik olmaz ise iki saate aşağıdayız Tunç..
Sekiz kişi ile başladığımız bu adrenalin soslu seyrü seferimiz, daha başlangıçtaki mini şelalede topluca devrilmemizden dolayı dört kişiye inmişti.
Sekiz saat sonra, karanlık çöktüğünde, turdan dönen turist teknelerinin tuhaf bakışları arasında hedefimize, senin o güzel teknene varmıştık.
Siz o gün Zeynep’le ayrılmadınız ya, hala ona şaşarım.
Aslında ölümle içiçe yaşıyoruz.
Yılda 250 şehit, 700 gazi, 5.000 trafik ölümü, canlı bombalar, cansız bombalar, kalleşçe döşenen mayınlar derken, ölüm hep yanıbaşımızda zaten.
Alışmamız lazım şu lanet ölüme, ama alışamıyoruz işte.
Hele ki böyle beklenmedik dost ölümleri derinden sarsıyor hepimizi.
Neden düştün o tıkanası kanala be Kemal?
Oysa daha yapacak ne çok işin vardı.
Kitabını yayımlayacaktın, beni teniste yenecektin, uzun Triatlon’u bitirecektin, Carlos Santana’yı konserinde izleyecektin, kahkahalarınla çevrene ışık saçacaktın..
Neydi acelen, neden gittin böyle apar topar be Kemal?

Böyle bir coğrafyada uzun vadeli turizm olur mu?

“Siirt’in Eruh ilçesinde, güvenlik güçleri ile PKK mensupları arasında çıkan çatışmada 7 er, 1 geçici köy korucusu şehit oldu.”
Cep telefonuma gelen bu acı haber sırasında ben, Belek’te ılık denizin içinde üstümden süzülen su uçağını izliyordum.
Sahilde oynaşan çocuklar, tangalı genç kızı alıcı gözle izleyen su sporlarındaki Azeri genç.
Dağdöşü Köyü’nün kırsalında Mersinli Yalçın Duman, sabah okuduğu mayın ölümlerinden hayli tedirgin. Neyse ki 24 kasımda terhis olacak.
Barda birasını yudumlayan göbekli Alman misafir mutlu gözüküyor.
1974 Kıbrıs çıkarmasında amcası ölen Ödemiş’li Kamil Alkan’a amcasının adını vermişler.
Denizin ortasında kocaman plastik bir muzun üstünde sevinçle zıplaşan Rus turistler nasıl da neşeliler.
Konya’lı Orçun Yaldır, tam izine çıkacağı gün operasyon nedeniyle izninin ertelenmesine biraz kızgın. Oysa nasıl da gözünde tütüyordu sevdikleri.
Duşun altından çıkmak istemeyen çocuklar birbirlerinin üzerine su sıçratıyorlar.
Tekirdağ’lı Emrah Öztürk, yeni asker olmasına rağmen ilk kez bir operasyona katılmanın heyecanı içinde.
Emekle yaptığı kumdan kalesine umarsızca basarak geçen kadının arkasından, 5 yaşındaki Oleg plastik küreğini fırlatıyor.
İzmir’li Mustafa Akman, henüz altı aylık asker. Bu tehlikeli operasyonun tam da birinci evlilik yıldönümüne denk gelmesi biraz canını sıkmış doğal olarak.
Hamburger kuyruğunda keyifle ıslık çalarak bekleyen geçkince İsviçreli sıcaktan memnun.
Tunceli’li Erdal Güneş, Ankara’lı Sedat Akca, Siirt’li Osman Sarın, diğer arkadaşları gibi geleceklerine umutla bakan fidanlar.
Objektiflere, ellerindeki Kalaşnikoflarla sert ifadelerle poz verseler de neticede ailelerinin biricik çocuklarıydı onlar.
Saat 22.00 sularında aniden saldıran kalabalık PKK’lı bir grup, askerleri faka bastırıyor.  
Güney doğuda 8 ışık daha sönüyor.
Başrolünü Robert De Niro’nun oynadığı, Michael Cimino’nun 1978 yapımı Avcı (The Dear Hunter) filmi gözümün önünden geçiyor.
Görkemli düğün sahnesinden sonra Pennysylvania’lı gençler birden Vietnam ateşinin içine düşmüşlerdi.
Muhammed Ali gibi savaşı protesto da edemediklerinden, bir anda kendilerini hiç tanımadıkları bir iklimde, hiç anlamadıkları bir nedenle çıkan savaşın ortasında bulmuşlardı.
Aynı 1950-1953 yılları arasında Kore’de savaşan bizim askerlerimiz gibi.
Aynı, 1915 yılında, sanki bir eğlenceye katılır gibi, yaşlarını büyükmüş gibi göstererek, Çanakkale’de hiç tanımadıkları bir ulusa karşı savaşan Yeni Zelenda ve Avustralya’lı gençler gibi.
17 yıl kadar önce bir gazetenin baş yazarı ile Side’de yürüyoruz.
O yıl, hayli alçaktan uçarak hepimizi tedirgin eden jetlerin gürültüsünden yakınıyorum.
“Meraklanacak bir şey yok. Avrupalılar buralarda tatil yapmayı sevdi. Sıcak ve böylesi temiz denizleri de olmadığından, Antalya onların tatil bahçeleri. Endişelenme, olay çıkmasına izin vermezler. Kısa bir süre sonra da bu jetler burada uçmaz”
Sahiden bütün bunlar bir varil petrol için mi?
Yoksa silah pazarlamacılarının vahşi bir taktiği mi?
Sevr anlaşmasını yeniden mi imzalattırmaya çalışıyorlar?
Komplo teorileri mi üretiyoruz acaba?
Bu gençlerin kaç yıl daha yaşayabileceklerine kim karar veriyor?
Şehit-terörist diye diye daha kaç insan ölecek?
Kitaplar yazılacak, filmler yapılacak, şehitler anılacak, tabutlara sarılıp ağlanacak, beddualar okunacak, ama bu savaşlar sanki hiç bitmeyecek gibi.
Bizler, bir ucunda savaşılan bu ülkenin batısında, herşeye rağmen, herşey dahil gelen turistleri eğlendirmeye çalışıyoruz.
Misafir, çalışan mutluluğu, daha neleri dahil edelim hizmetlerimize derken, biraz ötemizde gençlerimiz, neredeyse her gün, hiç ölmemeleri gereken yaşlarında vurularak aramızdan ayrılıyorlar.
Otele gelen misafirlerin rahatsızlıklarının bir çoğuna yardım edebilirken, bu acı ölüm haberlerini sadece çaresiz bir biçimde dinliyoruz, okuyoruz. 
Yoksa biz, bir tiyatro oyununun farkında olmadan rol alan aktörleri miyiz?
İplerimiz kimin elinde?

ORDAN TURİST GÖNDER, KALİTELİSİNDEN OLSUN..

Hepimizin arzusudur ya hani şu kaliteli turistler. 
Tur operatörleri de nedense, hele kış aylarında bir türlü bulamazlar gavurcukların kalitelilerini. 
Varsa yoksa, yamru yumru, ak saçlı, zor yürüyen yaşlı turistler. 
Bizim ninemiz, dedemiz gidiyor mu bunların memleketine? Yooo..
Kardeşim, biz bunca yatırımı bunlar için mi yaptık yani? 
Bunca otel, alışveriş merkezi, müze, kebapçı ne olacak? 
Kolestrol, lipit filan derken, bunlar kebap da yemezler doğru dürüst.
Muhtemel son tatillerini geçirecek tontonları getire götüre, canım Antalya’yı fil mezarlığına döndürdünüz. 
Oysa bizim derdimiz kalitede.. 
Geçen sayılarda bizim dergide bir muhalif milletvekili de dillendirdi bu arzumuzu. 
İlle de galiteli turist isterük.. O kadar.
Kalite görecelidir de ne demek?
Biz hepsini bir arada istiyoruz.
Yüksek okul okumuş olsun, kitap kurdu olsun, genç olsun, güzel olsun, zengin olsun, bizi sevsin, dönünce hakkımızda iyi konuşsun..
Ne bileyim işte canım, delikanlı ve candan olsun..
“Antalya’nın nesine gelsin ki bunlar” da ne demek anlayamadım?
Kardeşim, şu memlekete bir bak ya..
Her an rahmet iniyor gökyüzünden. 
Ha, biraz ıslak oluyor yerler o doğru.
“Caddelerde arabalar bile yüzüyor” lafın, abartının dik alası.
Her ülkenin mühendisi hata yapabilir.
Bizimkiler de, yağışsız çöl iklimine göre planlamışlar yolları, ne olmuş yani?
Hem, falezlerin su koyuverip, yağmur sularını eskisi gibi emmeyeceğini,  etekli, cinsel tercihi meçhul Attalos bile tahmin edemezdi.
Tarihi Constantinopolis dahi zorlanıyor yağmur yağınca. Biz nasıl başa çıkalım?
Evet, 14 yaşında bir genç kız düştü açık bir kapaktan, ve boğuldu şehrin göbeğinde karşıdan karşıya geçerken. Bu doğru..
Bir seferinde de İzmir’de, şehrin yağmur yağmayan zamanlarında mutena denilebilecek semtinde bir otomobil, kapatılması unutulmuş bir inşaat çukuruna düşmüş, içindekiler ölümden dönmüşlerdi.
Buna kader denmez de ne denir peki?
Tamam, Frankfurt’ta olmuyor olabilir böyle kader cilveleri.
Türkiye, Hindistan, Nepal, Bangladeş, Pakistan gibi egzotik, sürprizlerle dolu bir ülke. 
Bunu aklınızın köşesine kaydedin bir kere..
Bir ülkenin egzotizmi artınca, haliyle emniyeti, hijyeni, trafikte can güvenliği biraz azalabiliyor.
Elektrik mi? Eskisi kadar olmasa da kesiliyor zaman, zaman..
İyi niyetle bakılacak olursa, bu da romantizmin, maceranın bir parçasıdır.
Düşünsene, sevgilinle ışıl, ışıl bir yerde oturuyorsun ve birden elektrikler kesiliyor.
Jöleli, küpeli, Yavuz Sultan Selim gibi yağız bir delikanlı şıp diye bir mum getiriyor.
Vallahi bunu Amsterdam’da bile zor yaşarsın. 
Önemli olan olaya paradigman.
Biraz havalı olsun diye frenkçesini söylüyorum, yani algılama biçimin..
Hava kapalı olunca, sıkılır bunlar Antalya’da da ne demek?
Zaten bütün kurgumuz, bunların sıkılması üzerine senaryolanmış memlekette.
İllallah geldi yaz boyu, “her şey dahil geldik ne işimiz var dışarılarda” diye kumsallarda yatıp geviş getirenlerden.
Bunlar sıkılacak ki çıkıp alışveriş yapsınlar.
Hop halıcıya, hop kuyumcuya oradan da Migros’a.
Antalya’nın kış aylarında, şehrin en albenili yerinin Migros çarşısı olduğunu, marketin doğum yeri olan İsviçre’de anlatsan, vallahi inanmazlar.
Şöyle güzel bir Burger King’in ardından Gora’yı, “bir Türk uzay filmi”ni görseler.. 
Bir tür Amerikan-Türk sentezine tanık olurlardı.
Hoş, ben bir halt anlamadım  ama belki turistler sever bu deli saçması filmi..
Fahrettin Cüretlibatur ağabeyimizin başrolünü oynadığı, “Dünyayı Kurtaran Adam” filmiyle yıllar önce, dünya sinema sanatlarına önemli bir katkımız olmuştu. 
Bu film sayesinde durumu kesin ikiledik.
Hem tiyatrolarımızı niye unutuyorsun ki. Bu yolla biraz Türkçelerini ilerletseler fena mı olur?
Biz, her gelen milletin dilini konuşacağız diye, “bir dilin yozlaşması” başlığıyla çeşitli tezlere konu olduk.
Geçen gün kardeşime “cindobre” demişim de farkında değilim. Günaydın çıkmıyor artık ağzımdan.
Birkaç  sene önce bir arkadaşım, trafiğin ağır akışını kaymakama, “efendim, adam almış kızını langsam langsam gidiyor iskele yolunda” diyerek dert yanıyordu. 
Yavaş, yavaş demesini unutmuştu sanki. 
Oysa, elli kelimeden fazla almanca bilmezdi ama hoş oluyordu almanca bilmeyen bir kaymakamla almanca söyleşmek.
“How are you?” filan yetmez oldu hiçbirimize. 
“Kagdila?” diyerek Rusça hatır soruyordu  iki Türk tezgahtar birbirine,  geçen hafta Doğu Garajı’nda.
Almanca filan out oldu yani..
İki yeni ülkeden daha turist gelirse  Antalya’ya, vatandaşlarımız artık bütün dilleri karıştırarak, Avanak Avni gibi “ebüvee” diye konuşmaya başlayacaklar diye korkuyorum. 
Beyinleri bulaşık teline döndü gençlerimizin.
Ne zaman öğrenecek turistler bizim dilimizi? 
Biz Fransa’da hiç Türkçe olarak, “oğlum, getir oradan iki tane çikolatalı kruvasan yengenle bana” diyemeyecek miyiz?
Tur operatörü kardeşim bir daha söylüyorum; turistin kalitelisini istiyoruz.
“Bunun tarlası mı var? “ gibi lafları hiç anlamam ben.
Bulun buluşturun getirin..

VAR MI OTELİNİZİN BİR TEMASI ?

Yatırımcılar bir otelin mimari projesine nasıl karar verirler hep merak etmişimdir. Bildiğim kadarıyla, önce birkaç beğenilen örnek, aileye yakın bir mimarla ziyaret ediliyor. Ardından mimar bey,biraz kendi zevki, biraz da patronun dileği doğrultusunda ortak bir çalışma çıkarıyor ortaya.
 
Sonra, oteli satacak kontrat müdürlerinin karşısına oturuluyor. “Sevgili Karjoe, çalıştık çabaladık, bankalara da borçlanıp şu gördüğün eseri ortaya çıkardık. Artık bundan sonrası senin işin. Acilen, iyi bir fiyattan doldurmanı rica ediyoruz.”
 
VEGAS’DAN AKSU’YA..
 
Son yıllarda, kontrat müdürlerine yapılan sürprizlere bir de temalı oteller eklendi. Varlıklı yatırımcılar, özellikle de Las Vegas’daki kitsch harikalardan esinlenerek, “Sam amca uçar da, Ankaralı uçmaz mı?” dercesine birbiri ardına temalı oteller üretmeye başladılar. Hiç de iyi etmediler.
 
Amerika’dan Avrupa’ya ulaşım hayli meşakkatli olduğundan, Venedik benzeri bir otel, biraz da kumarhane sosuyla çölün ortasında ticari olarak tutmuş durumda. Ancak, bir Alman’ın Venedik’in aslına, daha kısa bir sürede, hem de daha ucuza ulaşma şansı varken, sahildeki taklidini görmek için Aksu’ya gelmek isteyebileceğini zor bir ihtimal olarak görüyorum.
 
Aynısı Kremlin Palace için de geçerli. Rusların, biraz da çekinerek dev duvarlarının yanında dolaştıkları, bir güvenlik ordusunun koruduğu Kremlin, soğan kubbeli Ortodoks kiliseleri, modası kısa sürede tükenmeden kime cazip gelecek kestiremiyorum.
 
İspanya’ya gidecek olsanız,  kalacağınız otelin resepsiyonunun Sultanahmet camiine, yada Ortaköy çarşısına benzemesi, tercihinizi ne kadar etkilerdi? Resepsiyondan çıkıp odanıza vardığınızda konseptin odada pek süremediğini gördüğünüzde ne düşünürdünüz?
 
TOPKAPI PALACE’IN YERİ AYRI..
 
Adalet Kulesi, Yerebatan Sarayı, Aya İrini Kilisesi ile Topkapı Palace bence doğru seçilmiş bir konu. Çünkü, her ülkeye nasip olamayacak bir tarihi olan Anadolu’yu anlatıyor. Bu topraklarda yaşamış olan çeşitli medeniyetlerin eserlerinden oluşan mekanlarıyla, İstanbul’u  görme arzusu da uyandırıyor. Güvercinsiz, gondolsuz Venedik ve Kızıl meydansız, Leninsiz Kremlin’e oranla çok daha inandırıcı duruyor.
 
Her şey dahil sürüsünden farklılaşma uğruna, elli milyon Eurolara varan maliyet farklarıyla otel yapmanın anlamını kavrayamıyorum. Onca tematik otel Ruslara güvenilerek yapılıyorsa eğer, onların aynı otele olan sadakatleri de hayli tartışılır.
 
Bir çoğu şimdiden mevcutları tüketti bile. Onlar şimdi, Garfield, Zagor, Dinozor konulu otelleri bekliyorlardır muhtemelen.
 
 
YA KONULU PARKLAR!?
 
Antalya, temalı parklarla hatırladığım kadarıyla su parkları ile birlikte tanıştı. Onu yunus şovları ve yeni açılan Miniatürk izledi. Ara sıra gündeme gelip kaybolan orijinal bir Disneyland, dev bir akvaryum, yada başarılı bir Mumya müzesi nasıl da yakışırdı kitle turizmine.
 
Bu projeler, otel yatırımcılarına doğrudan bir yarar sağlamasa da, bölgedeki cazibe merkezlerinin artması, Antalya’nın yüzlerce çekici rakibi arasından tercih edilme ihtimalini artırır.
 
Birlikte çalışılan tur operatörlerine danışılarak yapılan projeler, daha rahat pazarlanabilir. Odasından, havuzuna, bahçesinden, yemeğine kadar ortaya çıkacak otel, onu satacak, kullanacak kişilerin de görüşleri alınarak yapılırsa başarı ihtimali artar.

NEYİN NESİDİR ŞU KENT MÜZESİ..

Bir Kent Müzesi lafıdır gidiyor şu sıralar.
“Yaa bir türlü gelemedik şu yeni müzeye be Tunç” diye hayıflananları öncelikle rahatlatayım.
Henüz ortada müze binası falan yok.
Müze deyince akla hemen Antalya Müzesi gelir.
Hani şu Falez otelin karşısında olan.
Hiç gitmedi iseniz kulağıma itiraf edebilirsiniz.
Bundan on ay kadar önce, Ekin’in yayımladığı ikinci kitabımın tanıtım kokteylini orada düzenlemiştik.
Bir çok arkadaşıma tarif ederken zorlanmıştım.
Müzeyi kokteyl sayesinde gören arkadaşlarım oldu.
Bir kere gidince, insanı bir kez daha çekecek albenisi az oluyor bu tür eski eser ağırlıklı müzelerin genellikle.
Oysa dünyada, müzeler ile halk ve turistler daha kaynaşmış vaziyette.
Herşeyden önce müze çeşitliliği var.
Sanat, Tarih, Antropoloji, Doğa Tarihi, Bilim ve Endüstri, Askeri, Devrim müzeleri bunlardan bazıları.
Balmumu, cam, otomobil, şarap, tütün, hatta çikolata müzesi bile var.
“Antalya’ya gelen turistler neden tarihi yerlerimizi gezmezler ki?” gibi serzenişler duyarım ara sıra.
Örneğin, 82 milyonluk Almanya’nın henüz 17 milyonluk bir kısmı Türkiye’ye gelmiş.
Onlar da, Perge, Side, Aspendos, Antalya Müzesi’ni çoktan görüp tükettiler bile.
Aynı müze ve tiyatroları neden her gelişlerinde ziyaret etmediklerini sormak da abesle iştigal olur sadece.
Turist, herşeyi çabucacık tüketip bir yenisini arayan küçük bir çocuk gibidir.
Ellerine yeni oyuncaklar vermemiz lazım.
Bir milyon kişinin yaşadığı, yılda on milyona yakın misafirin ziyaret ettiği Antalya’ya da birkaç müze yetmez doğal olarak.
Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Tarih Vakfı arasında imzalanan bir protokol ile Karaalioğlu Parkı’nın bulunduğu alanda yeni bir müze kuruluyor.
Adı da Antalya Kent Müzesi olacak.
Bir çok örneğinde, önce müze binası yapılıyor, sonra da çevresi yeşillendirilmeye çalışılıyor.
Kent Müzesi’nin şansı, 75 yıllık hazır bir Park’ı da müzenin bir parçası yapacak olması. Şu anda belediyenin bulunduğu eski Halkevi binası merkez olmak üzere, Kapalı Spor Salonu ve Stadyum’u ve Karaalioğlu Parkı’nı da içine alan kocaman alan, Belediye meclisi’nin kararı ve koruma kurulunun da onayıyla Antalya Kent Müzesi’nin alanı olarak tanımlandı. Müze tahminen 2011 yılına kadar tamamlanacak.
Neler mi olacak?
Belediye binası (Eski Halkevi) restore edilecek. Nikah salonu, Deniz Restoran yıkılıp, yeniden yapılarak ve  İpekböcekçiliği Mektebi, eski Ziraat Evi (şimdiki Fenişleri) restore edilerek müzenin çeşitli seksiyonları olarak kullanılacak.
Şimdiki Belediye binası ile Kapalı Spor Salonu birleştirilerek Antalya Kent Müzesi’nin ana binası oluşturulacak.
İlüstrasyonunun yalancısıyım, çok zarif bir yapıya benziyor doğrusu.
Bu mekanlarda, Karain’den bugüne Antalyalılar konusu işlenecek.
Müze, üzerinde yaşadığımız topraklarda bizden önce yaşamış insanların dilinden anlatacak Antalya’yı.
Klasik tarih anlatışı olmayacak yani.
Hani şu, krallardan, imparatorlardan, savaşlardan, fetihlerden, anlaşmalardan oluşan.
Bu müze insanı işleyecek.
Bu bölgede eskiden yaşayan insanlar da, aynı bizler gibi, yer, içer, söyleşir, sevinir ve korkarlardı.
Onların özlemlerini, endişelerini, maceralarını, başarılarını, yenilgilerini hikayelerle anlatacak.
Teknoloji de kullanılacak doğal olarak.
Dokunmatik bilgi masaları, dinlenebilecek yaşam öyküleri, seyir ceplerinde mini belgeseller de olacak.
Sürekli sergilerde; Antalya’da mutfak kültürü, aile ve evlilik, doğa, gelecek konuları işlenecek.
Ana sergi salonlarında ise, tarih öncesinde Antalya, Roma Antalya’sı, Bizans, Selçuklu, Haçlılar, Beylikler, Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Antalya’sı Antalyalılar üzerininden anlatılacak. Bu müzenin kahramanı (esas oğlanı) yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşamış Antalyalılar yani.
Antalya’da bulunan iki müze (Antalya Müzesi, Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü) ile bir rekabet içinde olmayacak Kent Müzesi.
Onları tamamlamaya çalışacak.
2000 yıllık organizmanın hikayesini anlatmaya, araştırmaya, korumaya, yayımlamaya talipler.
Eski yılların, merkezden hayli uzaklıktaki bu orta ölçekli liman kenti, Pamfilya, Likya, Psidya üzerinden gelen göçlerle harmanlanmış.
Kentin en varlıklı ikinci grubu olan Rumlar, 1914-1924 yılları arasında Yunanistan’a göçmüşler.
1960’lı yıllarda tarım, sanayi ve turizm hızlanmış.
1970 sonrasında ise Ankara ve Istanbul’a göç artmış.
İşte bu öyküler de dillendirilecek.
Başta, Kent Müzesi’nin kurucu küratörü Orhan Silier olmak üzere, bir çok küratör (sergi yöneticisi) yoğun bir çalışma programı ile müzeyi bir an önce açmaya çalışıyorlar.
Onlara, aralarında benim de yer aldığım, dokuz farklı grupta üç yüze yakın çalışan, gönüllü olarak destek olmaya çalışıyor.
Bu dev projeye, Antalya Büyükşehir Belediyesi 2015 yılına kadar elli milyon dolara yakın kaynak aktaracak.
Müze, yaşamaya başladığında, Antalyalılar’ın gururla anlatacakları cazibe merkezlerinden biri olacak.
Açıldıktan kısa bir süre sonra, yılda beş yüz bine yakın kişi tarafından ziyaret edilmesi bekleniyor.
Yolları açık olsun..