Bozkurt Atilla

BAŞARMAK, ŞAŞIRTMAKTIR… PROBLEMİNİ ÇÖZ… (BİR KAHVE İÇİMLİK MOLA…)

Bahçedeyim. Yazımı yazmaya hazırlanıyorum ki, güçlü bir rüzgâr hızla etrafı kolaçan etmeye başlıyor. Karayel bu… Dingin bir Ağustos öğlesine birdenbire tutku katıveren rüzgâr… Yine güneşli bir yaz günü Antalya’da yaşanan, yüzümü denize verip elimde kahve fincanı aklımda med - cezirler…
 
Yaşadığım bu çok lezzetli ama birçok şeyin kaybolmaya yüz tuttuğu, hızlı büyüme ile; önce kimliğini yok etmeye başlamış, ardından her yeni gün yeni bir tanesi başlayan inşaatlarla bitki örtüsü silinip süpürülmüş şehir. 
İnsanın en acıklı hali bu işte, bir şeyin değerini yitip gittiğinde bilmek, fark etmek!  Yaşarken kulak vermediğine, durup bakmadığına sonradan yanmak ve hatıralardan medet ummak! 
Tüm bunları düşünürken, Antalyalı şair Ümit Kayacan’ın söyledikleri kulağımda: "…Doğru mu yaptık biz insanlar? Para kazanmak uğruna bir kentin kimliğini yok ettik. Bir başka kişiliği doğasıyla, kültürü ile yeniden yarattık…"
İnsan kendine bin bir türlü sarhoşluk buluyordu, bunları düşünmemek için. Telafisi imkansız kayıp gerçeği..!!
 
Oysa, tüm bunlara gözümü kapatıp yaşadığım şehir Antalya’nın güzelliklerini görmeye zorluyordum kendimi ve fark ettim ki; aslında herkes anlatmak istiyor, ama kimse dinlemeye yanaşmıyor. Herkesin söyleyecek sözü var fakat kimsenin dinleyicisi yok!!! 
 
Biliyordum ki, henüz hiçbir şey için geç değil. Yıkılanları onarmak ve bu eşsiz şehre sahip çıkmak için zaman daralsa da, çok geç değildi.
 
Simyacı’dan aklıma gelen ilk cümle, "…Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla görmeyiz onları. Peki neden? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar ve üzerinde yaşadığımız dünya, bizim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır…``
 
Aklımın bana oynadığı bu oyunu sevmiş ve pozitif düşünmeye başlayınca içim nasıl da coşkuyla doluvermişti. Bir kez daha her şeyi değiştirmek istercesine esen Karayel’e ve yaşadığım bu güneşli Ağustos gününe selam ettim içimden…
 
 
Bana Yöneticilik vasfı kazandıran ve yıllardır beni içinde barındıran turizm sektörünün de karşılaştığı en önemli sorunlardan biriydi bu… Çevre kirliliği, küresel ısınma ve buna bağlı gelişen çevresel felaketler. İşimizin doğası, turizmin varlık nedeni çevre çünkü, şehrimizde ve ülkemizde tatil yapma tercihi tamamen doğamızdan kaynaklanmakta…
 
Oysa, son zamanlarda ormanlarımız yanmakta, atmosfer kirlenmekte, sera gazları artmakta ve dünya çölleşmekte. Buna bağlı olarak birçok hayvan ve bitki türleri yok olmakta, nüfus hızlı artmakta ve açlık da çoğalmaktadır.
 
Bugün son verilere göre, yeryüzünde sekiz yüz milyon kişi turizm amaçlı seyahat etmekte, bu kitlenin konaklama ihtiyacı ve konaklama – çevre ilişkisi daha ilk andan itibaren başlamaktadır. Gelen turistler tatillerini geçirecekleri bölgede etkili olmakta; tesisler ve müşterileri var olan mevcut kaynakları tüketmektedirler. Mekanların ısıtılması – soğutulması, aydınlatılması, gıdaların saklanması ve pişirilmesi için enerji; temizlik, çamaşır, sulama için su kullanılmakta ve doğal sonuç bir sürü atık üretilmektedir. Tüm bunlar yeterli teknolojilerle değerlendirilemezse ekosistemin zarar görmesine sebep olmaktadır.
 
---Geçenlerde, okuduğum bir yazıdan aklıma takılanlarla yine aynı şekilde Hıncal Uluç’un da köşesinde paylaştığı bir anekdotu anımsadım şimdi… ``İyi bir klasik müzik dergisi olan Andante’yi, her ay keyifle okurum. Bir sayısında Mehmet Ali Alabora ile piyanist Emir Gamsızoğlu’nun söyleşi şeklindeki sayfalarında; "Bol bol müzik dinleyerek, küresel ısınmayla savaşabiliriz" diyorlar. Şimdi bol müzik küresel ısınmaya niye iyi geliyormuş, iyi bakın…
Birincisi… Müziğin bitkilerin gelişmesine yardımcı olduğu tezi var ya.. M. Ali evindeki bitkilerde denemiş ve doğrulamış… Bol müzik, daha sağlıklı bitki… Bitkiler ne yapıyor, havadaki karbon di oksiti?.. Oksijen ve karbona ayırıyor. Karbonu kendi tutuyor, oksijeni havaya salıyor. Peki küresel ısınmayı yapan ne?...Havadaki karbondioksit.. Tınnn. Jetonun biri düştü.
İkinci jeton.. Enerji sarfını azaltırsak, havaya salınan karbon di oksiti azaltırız, orası tamam..
Peki bol müzik dinlersek…
Diyelim bir büyük salonda toplandık, müzik dinliyoruz... Evlerimizde enerji tüketmiyoruz o anda.. Bin kişilik tasarruf.. Bu saatler boyunca cep telefonlarını da kullanmıyoruz.. Bir tasarruf daha.. Düştü mü ikinci jeton da… Gülmeyin.. Güle güle bu hale getirdik dünyayı.. Küresel ısınma işi ciddi... Çok ciddi.. (Alıntı – 25.04.07)---
 
Ekonomiye önemli ölçüde katkısı olan turizm sektörünün, sürdürülebilirliğinin sağlanması adına, turizme kaynak olan doğal ve kültürel değerlere sahip çıkılmalı, titizlikle korunmalıdır.
 
Turizm olgusu; çevreye, topluma, tarihe, doğal ve kültürel varlıklara zarar vermeden doğru katkılarda bulunularak organize edilmelidir. Çözüme yönelik adımlar atarken, değişim olgusunu yenilenme ve yenileme merakımızın içine düşürüp, iyi – kötü veya eski – yeni çatışmasına dönüştürmemeliyiz. Başka kültürler tarafından ezilmedikçe, insan kendi kültürünün içindeki mükemmelliği fark edemiyor, maalesef!!!
 
Helene Grimaud’un ``Özel Dersler`` adlı kitabında dediği gibi, ``Eğer insanlar artık hayata, kendilerine, kaderlerine inanmıyorsa, dünya onlara neden inanıp ruhunu göstersin ki? İnsanlar tüm işaretleri; melekleri, hayaletleri ve şakacı cinleri karnaval oyuncaklarına çevirdi. Dünyayı cansızlaştırdılar.``
Ben, her şeyin inanmakla, insanla ve özellikle başarılı insan yetiştirmekle başlayacağına inanıyorum. Başarılı bireyler, içinde yer aldıkları kurumları büyütürler. Bireylerin ve kurumların büyümesi de, toplumu büyütür. Her şey kendini geliştirmekle başlar ve mutluluğun anahtarı da sürekli çalışmakta, öğrenmekte ve kendini geliştirmekte gizli. 
Başarının sırrı için çok uzağa bakmaya gerek yok. O sır kişinin içinde, kendi yüreğinde. Yürekten inanıyorsan ve istekliysen, başka hiç bir şeye ihtiyaç yok. Kendimizi ve ruhumuzu ne kadar geliştirirsek, çevremizi de o yönde geliştiririz, bu bağlamda öncelikle ortadaki güvensizliği kaldırmak gerekiyor. Ne demiş Mümin Sekman ``Her şey Seninle Başlar`` ve ``Limit Sizsiniz`` doğru söze ne hacet…
Tüm bunları düşünürken…
 
…Rüzgârın sesine inat, güneş sırtımı tatlı tatlı yakıyor ve ben gözlerimi kapatıp bütün bunları bir fotoğraf gibi donduruyorum zihnimde, bir daha ki sefere hatırlamak amacıyla…

Referans nedir?

Sizlerle bugün uzun zamandır kafamı kurcalayan ve sizlerinde bu yazımı okuduktan sonra düşünmeye başlayacağınız bu akıl almaz ve dürüstlükten uzak olan sistemi sorgulamaya başlayacağınızı umuyorum.
 
Bizlere çok şık yazılmış olarak her hafta onlarca başvuru gelmekte. Bu başvuruların bir kısmı iyi tanıdığımız otel müdürlerinin yanında çalışmış kişiler olabiliyor. Bizler ne yapıyoruz o şahsı arayıp REFERANS istiyoruz veya tam tersi biz aranıyoruz. Buraya kadar her şey normal işliyor sıkıntı bu aşamadan sonra başlıyor. Bazılarımızın yanında çalışan ağzı gevşek yöneticiler sadece genel Müdürler arasında görüşülen ve insan kaynaklarına bildirilen bu görüşleri işe başvuran kişiye iletiyorlar.
 
Çok kısa bir süre önce belki duyan arkadaşlarım olmuştur, bir şirketin İnsan Kaynakları Müdürü bir şahıs için referans vermediği için bıçaklanmaya kalkışıldı ve sürekli olarak da tehdit telefonları alıyor. Şimdi bu sitemi sorgulayalım isterseniz. Bu sistemi sorgulamaya kendimiz sorgulamaya başlayarak ele almalıyız. Kimler yönetici oluyor artık. Ucuz ve tecrübesizler mi yoksa kendi fiyatını söyleme delikanlılığını gösterip bu benim fiyatı diyenler mi? Benim fikrim ucuz ve tecrübesizler. Çünkü bu tip sıkıntılı işleri ucuz ve tecrübesizler yapar. Daha hayat okulundan alacaları o kadar çok ders var ki bu arkadaşların. Ama ne yazık ki onlar her şeyi iyi bilirler. Dedikodo mekanizmasıyla beslenirler. Ben bunu bilmiyorum araştırıp öğreneyim demek erdemli bir insanın yapacağı şeydir. Ama bu arkadaşlar rakı sofralarında orta kademe yöneticileri ile çok rahat bir biçimde her şeyi paylaşabiliyorlar. Arkadaşlar isteyerek mi yoksa istemeden mi bilmiyorum ama artık kartvizitinde genel müdür yazıyor lütfen ona göre davranın.
 
Başka bir işletmenin başına olan bir büyüğünüzle hocanız olabilecek bir ağabeyinizle görüştüklerinizi ulu orta her yerde paylaşmayın. Yoksa bir daha ki sefere itilip kakılan sözüne güvenilmeyen bir kişi olup çıkarsınız. Bu yazımda destek olmaya çalıştığım eski personel müdürüm olan kişiye tekrar geçmiş olsun diyorum. Ben onun yerinde olsam artık yanımda hırsızlık sebebiyle dahi işten çıkartılmış olan şahısa referans olurum.
 
Son olarakta Nietsche'nin bir şiirinden bence anlamlı olan bu cümleyi paylaşma istedim.
 
Sevgi ve saygılarımla,
Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz 

Dalaman yalnız kaldı

Son 15 yıldır Antalya bölgesinde çalışmakta olan bir profesyonel yöneticiyim, yaklaşık 7 yıldır Letoonia Otellerinde yöneticilik yapmaktayım. Bu sezon için zincirimizin Belek’deki işletmesinde görev almaktayım. Dalaman yöresinin gerçekleri Antalya ile çok ters kutuplar.Bölgede çok ciddi pazarlama sorunları var.Sebeplerden bir tanesi ve kanımca en önemli olanı yüksek standartlarda hizmet veren tesisilerin sayılarının azlığı. 
Tour Operatörleri Anatlya’ya oranla satışta zorlandıkları için risk almıyor ve uçaklarına kısıtlamalar getiriyorlar. Dalaman destinasyonunun acilen  altyapısını tamamlamış üstün nitelikli yeni tesislere ihtiyacı var.Şayet durum böyle devam ederse kanımca çok kısa zamanda özellikle Alman ve Rus pazarında Antalya bölgesine kaymalar artacak hatta bazı Tour Operatörleri Dalaman havalimanını programlarından çıkaracaklardır. Örneğin 2008 sezonu için Almanya’nın bir Tour Operatörlerü bir  Dalamanı programından çıkardı, şayet bu durum değişmez yeni tesisler yapılmaz ise kanımca 2009 için bu sayı fazlasıyla yükselecek.
Dalaman bölgesinde gerçekleştirilmesi düşünülen tahsis ihalesinin kanımca çok acil olarak devreye girmesi ve havalimanının acilen iyileştirilmesi durumunda rekabet koşulları yerine gelmiş dünya güzeli doğaya sahip olan bölgemiz ciddi anlamda Türkiye ve Avrupa turizmine damgasını vuracaktır. Siyasi otoritenin acilen Dalaman için devreye girmesi gerekmektedir aksi taktirde bölge kan kaybına devam edecektir.